Garson Kodlamalarına Dayanan FETÖ/PDY İhraç Davalarında AYM'nin Delil Standardı: 23 Haziran 2026 Tarihli İki Emsal Karar
- Av. Şefik Karakış
- 28 Haz
- 5 dakikada okunur
# Garson Kodlamalarına Dayanan FETÖ/PDY İhraç Davalarında AYM'nin Delil Standardı: 23 Haziran 2026 Tarihli İki Emsal Karar
23 Haziran 2026 tarihli ve 33289 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan iki Anayasa Mahkemesi kararı, OHAL KHK'larıyla FETÖ/PDY irtibat ve iltisak gerekçesiyle kamu görevinden çıkarılan emniyet mensuplarına ilişkin bireysel başvuruların seyrini doğrudan etkilecek. Genel Kurul, her iki başvuruyu da aynı hukuki çerçevede, oybirliğiyle karara bağladı; ne var ki Mehmet Emin Okyay'ın başvurusunda (2023/47320) özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine, Doğan Doğan'ın başvurusunda (2023/1011) ise ihlal edilmediğine hükmetti.
İki başvurucunun durumu ilk bakışta neredeyse özdeş görünüyor: her ikisi de OHAL KHK'sı kapsamında herhangi bir bireysel işlem yapılmaksızın liste usulüyle kamu görevinden çıkarılmış, OHAL Komisyonu, idare mahkemesi, Bölge İdare Mahkemesi ve Danıştay aşamalarından geçmiş; her ikisinin aleyhine de "Garson" kod adlı gizli tanıktan ele geçen dijital materyallerdeki kodlama verileri kullanılmış. Buna karşın Mahkeme birinde ihlal, diğerinde ihlal yokluğu tespit etti. Bu farklılık rastlantısal değil; AYM'nin bu tür davalarda aradığı delil standardını açık biçimde ortaya koyuyor.
---
## Ortak Hukuki Çerçeve: Anayasa'nın 15. Maddesi
Her iki başvuruda da AYM, incelemeyi Anayasa'nın 13. maddesi kapsamındaki olağan ölçülülük denetimi olarak değil, OHAL dönemine özgü olan 15. madde rejimi içinde yaptı. Bu rejimde üç aşamalı bir test uygulanıyor: tedbir Anayasa'daki dokunulamaz çekirdek haklara karışıyor mu; milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere aykırı mı; durumun gerektirdiği ölçüde mi?
Özel hayata saygı hakkı, Anayasa'nın 15/2. maddesi ile AİHS ve MSHUS'un ilgili protokolleri kapsamında dokunulamaz haklar arasında sayılmadığından ilk iki aşama her iki davada da hızla geçildi. Tartışmanın tamamı üçüncü aşamaya, yani ölçülülük sorusuna odaklandı.
AYM bu noktada şu ilkeyi koydu: FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatın varlığı, başvurucunun ve kamunun menfaatlerini dengeleyecek şekilde ciddi, somut ve objektif gerekçelerle ortaya konulmalıdır. Garson listesindeki kodlama verileri bu değerlendirmede esas alınabilecek hukuka uygun bir delil niteliği taşır; ancak tek başına yetip yetmeyeceği ya da başka unsurlarla teyit edilip edilmesi gerektiği, somut dosyanın içeriğine göre belirlenir.
---
## İki Davayı Birbirinden Ayıran: Delil Yapısı
Mehmet Emin Okyay, Niğde'de polis memuruydu. Hakkındaki veri inceleme raporunda iki kayıt yer alıyordu: EA kodu — "FETÖ içinde olup örgüt benim örgütüm diyen ancak bazı zaafları olan kişi" anlamına geliyor — ve ETÜD: 2015/1, yani 2015 yılında bir kez örgütsel toplantıya katılım. Başvurucu bu iddiaları yargılamanın başından sonuna tutarlı biçimde reddetti ve hakkındaki ceza soruşturması, ByLock kullanımını ve Bank Asya'ya talimat doğrultusunda para yatırmayı olumsuz olarak kayıt altına aldıktan sonra kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla kapandı.
Yargılama sürecinde dikkat çekici bir boşluk da söz konusuydu: farklı dosya yollarından elde edilen çapraz kodlama bilgilerini içeren, veri inceleme raporundan çok daha kapsamlı olan veri analiz raporu dava dosyasına hiç girmemişti. Rapordaki "ZÜMRE BAŞKANI: SERDAR, ÖĞRETMENİ: HAMZA, ASİL VEKİL: C.Y." gibi örgütsel hiyerarşiye işaret eden ayrıntılar da yargısal makamlar tarafından değerlendirilmemişti.
AYM bu tabloyu yeterli bulmadı. Tek bir veri inceleme raporundaki iki kayıttan hareketle, başkaca araştırma yapılmadan ve başvurucuya karşı beyan sunma imkânı tanınmadan irtibat ve iltisak sonucuna ulaşılması; ne dosyaya özgü olgusal bir profilin çıkarılması ne de başvurucunun ve kamunun menfaatlerini dengeleyen ilgili ve yeterli gerekçenin oluşturulması anlamına geliyordu.
Doğan Doğan davası ise farklı bir delil yapısına sahipti. Başvurucu, Antalya Aksu İlçe Emniyet Müdürlüğü'nde müdür yardımcısıydı ve listede A4 koduyla — "teslimiyeti, sadakati ve bağlılığı üst seviyede olan kişi" — hem DERECE 1 hem de DERECE 2 sütunlarında yer alıyordu. Kodlamanın ötesinde dosyada iki tanık beyanı daha bulunuyordu. Birincisi: başvurucunun FETÖ/PDY bağlantılı olduğu düşünülen bir personel hakkında düzenlenen rapora işlem yaptırmadığı ve bu kişiyi örgütsel nüfuz kullanarak şubelerde görevlendirdiği. İkincisi: bir amirin kendi hazırladığı rapora karşı başvurucunun belirgin bir tutum aldığı. Bu beyanlar somuttu; belirli kişileri, belirli tarihleri ve doğrudan göreve ilişkin eylemleri kapsıyordu.
İdare Mahkemesi, kodlama verisini bu tanık beyanlarıyla birlikte ele alarak başvurucunun FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatı olduğu sonucuna ulaştı. AYM bu kombinasyonu, durumun gerektirdiği ölçüyle bağdaşır bir değerlendirme olarak kabul etti ve ihlal tespit etmedi.
---
## Masumiyet Karinesi Bakımından
Her iki başvurucu da kesinleşmiş mahkûmiyet kararı olmaksızın kamu görevinden çıkarıldıklarını öne sürerek masumiyet karinesinin ihlal edildiğini ileri sürdü. AYM her iki davada da bu iddiayı açıkça dayanaktan yoksun bularak reddetti.
Gerekçe tutarlı ve yerleşik içtihadı yansıtıyor: OHAL KHK'larıyla gerçekleştirilen ihraçlar, adli suç ya da disiplin suçuna karşılık uygulanan yaptırımlardan nitelikçe farklıdır. Bunlar terör örgütlerinin kamu kurumlarındaki varlığını tasfiye etmeye yönelik olağanüstü idari tedbirlerdir ve ceza hukukunun güvencelerini tetiklemez. Yargısal makamların değerlendirmeleri idare hukuku ilkeleri çerçevesinde iltisak ve irtibat kavramları üzerinden şekillendiğinden, kullanılan dil ve bağlam cezai sorumluluk yüklemiyor; yalnızca demokratik anayasal düzene sadakatin ortadan kalkmış olduğuna işaret ediyor.
---
## AİHM'in Yalçınkaya ve Yasak Kararlarıyla Bağlantı
Bu iki AYM kararını yalnızca iç hukuk perspektifinden değerlendirmek eksik kalır. AİHM'in yakın dönemde verdiği iki büyük karar, hem bağlamı tamamlıyor hem de bireysel başvuruların olası seyrini etkiliyor.
AİHM Büyük Dairesi, 26 Eylül 2023 tarihli Yüksel Yalçınkaya - Türkiye kararında adil yargılanma hakkı, kanunsuz ceza olmaz ilkesi ve örgütlenme özgürlüğü bakımından ihlaller tespit etti. Başvurucunun mahkûmiyeti esas olarak ByLock uygulamasını kullanmış olmasına dayanıyordu. AİHM, Türk mahkemelerinin örgüt üyeliğinin maddi ve manevi unsurlarını bireyselleştirilmiş biçimde sorgulamak yerine yalnızca bu uygulamayı kullandığı gerçeğinden hareketle otomatik olarak mahkûmiyet sonucuna ulaştığını saptadı. Mahkeme bu sorunun sistematik nitelik taşıdığını vurgulayarak Türkiye'nin genel tedbir almasını emretti; kararın verildiği tarihte benzer şikâyetleri içeren sekiz binden fazla başvuru gündemdeydi.
Yalçınkaya kararı bir soruyu yanıtlıyordu: ByLock tek başına yeterli mi? Hayır. Ama ByLock'a ilave deliller eklenirse durum değişir mi? Bu soruya Büyük Daire, 5 Mayıs 2026 tarihli Yasak - Türkiye kararıyla yanıt verdi. Başvurucu Şaban Yasak, öğrencilik yıllarından itibaren FETÖ/PDY'nin eğitim ağında üstlendiği rollere ve 2011-2014 dönemindeki faaliyetlerine ilişkin tanık beyanları gerekçesiyle mahkûm edilmişti. Büyük Daire, ihlal tespit etti. Türk mahkemelerinin suçun manevi unsurunu — başvurucunun örgütün terör niteliğini bilerek ve isteyerek desteklediğini — bireysel düzeyde kanıtlamak yerine geriye dönük bir sorumluluk çerçevesinde değerlendirdiğini saptadı. Başvurucunun faaliyetleri örgütün henüz terör örgütü olarak tanınmadığı dönemlere aitti; buna karşın mahkemeler kastın varlığını o dönemin koşullarına göre değil, sonradan yapılan hukuki nitelendirmeler ışığında kurdu.
Yalçınkaya ve Yasak kararları birlikte değerlendirildiğinde AİHM'in mesajı belirginleşiyor: terör örgütü üyeliği suçlaması ne soyut bir bağlantıdan ne de o dönemde yasal olan faaliyetlerden otomatik olarak çıkarılamaz; kişisel cezai sorumluluğun, suçun kurucu unsurlarını bütünüyle kapsayan bireyselleştirilmiş bir değerlendirmeyle ortaya konulması zorunlu.
---
## AYM Kararları Bu Doğrultuda mı?
Kısmen evet, kısmen hayır; ama kritik bir ayrım var.
Yalçınkaya ve Yasak, ceza yargılaması bağlamında ve Sözleşme'nin 6. ile 7. maddeleri ekseninde verilen kararlardır. AYM'nin bu iki kararı ise idari yargı alanında ve Anayasa'nın 15. maddesi çerçevesinde özel hayata saygı hakkı üzerinden incelenmiştir. AİHM'in Pişkin - Türkiye kararında da altı çizildiği üzere kamu görevinden çıkarma işlemi cezai nitelik taşımaz; dolayısıyla Sözleşme'nin 6. ve 7. maddelerindeki güvenceler bu tür idari işlemlere doğrudan uygulanamaz. AYM'nin masumiyet karinesi iddialarını her iki davada reddetmesi bu ayrımın doğal sonucudur.
Öte yandan Yalçınkaya ve Yasak'ın özündeki kaygı — tek bir delil türüne dayanan otomatik çıkarımın bireyselleştirilmiş değerlendirmenin yerini tutamayacağı — AYM'nin Okyay kararında da karşılık buluyor. Mahkeme, yalnızca veri inceleme raporundaki EA kodlamasından hareketle, dosyaya özgü bir olgusal profil oluşturulmaksızın irtibat ve iltisak sonucuna varılmasını yeterli bulmadı. Bu yaklaşım, Strasbourg'un bireyselleştirilmiş değerlendirme vurgusunu idari yargı alanına taşımaktadır.
Doğan Doğan kararı ise daha ince bir noktada konumlanıyor. AYM, kodlama verisinin somut olgulara dayanan tanık beyanlarıyla desteklenmesini, her iki delil setinin birlikte yorumlanmasını ve başvurucuya karşı beyan sunma imkânının tanınmış olmasını yeterli bireyselleştirilmiş değerlendirme saydı. Yasak standardıyla kıyaslandığında şu fark göze çarpıyor: Büyük Daire, tanık beyanlarının kastın varlığını, yani suçun manevi unsurunu, gerçekten ortaya koyup koymadığını da derinlemesine sorguladı. AYM ise idari yargı bağlamında böyle bir eşik uygulamadı; delillerin bütüncül ele alınmasının yeterli olduğunu kabul etti. Bu fark ise iki standardın kesiştiği ama özdeş olmadığı gerçeğini yansıtıyor: ceza yargılaması ve idari yargılama, birbirini besleyen ama ayrı ilkelere tabi olan iki ayrı hukuki alan olmaya devam ediyor.
Bu ayrımın pratik önemi büyük. Ceza mahkemesinde beraat etmiş ya da kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla karşılaşmış olunması, AYM önündeki bireysel başvuruyu otomatik olarak sonuçlandırmıyor. Tersine, idari yargının delil standardı üzerinden yapılacak özgün bir değerlendirme her zaman gerekli. Strasbourg'daki gelişmeler ise bu değerlendirmenin dışarıdan çizilen sınırlarını gösteriyor: bireyselleştirilmiş değerlendirme yapmayan ve tek bir delil kategorisine kilitlenen ulusal mahkeme kararları, hem AYM hem de AİHM önünde sorunlu bir zemin oluşturmaya devam edecek.
Dosyanın içeriği, hangi belgelerin yargılama sürecine dahil edildiği, tanık beyanlarının somutluğu ve iddia ile savunma argümanlarının bütünlüğü bu nedenle her aşamada titizlikle değerlendirilmesi gereken unsurlardır.



Yorumlar