AİHM Büyük Daire Yasak/Türkiye Kararı: Terör Örgütü Üyeliğinde Kast ve Bireyselleştirilmiş Sorumluluk Vurgusu
- Av. Şefik Karakış
- 5 gün önce
- 3 dakikada okunur

AİHM Büyük Daire Yasak/Türkiye Kararı: Terör Örgütü Üyeliğinde Kast ve Bireyselleştirilmiş Sorumluluk Vurgusu
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, Yasak/Türkiye kararında Türkiye hakkında önemli bir ihlal kararı verdi. Kararın en dikkat çekici yönü, başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliği suçundan mahkûm edilmesinde, mahkemelerin suçun manevi unsurunu yani kastı yeterli şekilde ortaya koymamış olmasıdır.
AİHM’e göre bir kişinin cezalandırılabilmesi için yalnızca bazı bağlantıların, tanık anlatımlarının, geçmiş sosyal ilişkilerin veya belirli kurumlarla temasın gösterilmesi yeterli değildir. Özellikle TCK 314/2 kapsamında terör örgütü üyeliği gibi ağır sonuçları olan suçlarda, kişinin örgütün niteliğini, amacını ve şiddet içeren hedeflerini bilerek ve isteyerek hareket ettiğinin somut biçimde değerlendirilmesi gerekir.
Kararın merkezinde AİHS 7. madde var
AİHS 7. madde, “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesini güvence altına alır. Ancak Yasak kararında Mahkeme bu ilkeyi yalnızca suçun kanunda yazılı olup olmadığıyla sınırlı görmemiştir. AİHM, cezai sorumluluğun kişiselleştirilmiş, somut delillere dayalı ve kast unsurunu açıkça ortaya koyan bir değerlendirmeye dayanması gerektiğini vurgulamıştır.
Bu nedenle kararın asıl önemi şudur:
Bir kişi, örgütle bağlantılı olduğu iddia edilen bazı çevrelerde bulunmuş olsa bile, mahkûmiyet için onun suç işleme kastının ayrıca ve açıkça gösterilmesi gerekir.
AİHM neden ihlal buldu?
AİHM, ulusal mahkemelerin başvurucunun örgütün eğitim alanındaki faaliyetleriyle ilişkilendirildiğini, ancak bu faaliyetlerin onun silahlı terör örgütünün amaçlarını bildiğini ve bu amaçlara bilinçli şekilde katıldığını göstermeye yetip yetmediğinin yeterince tartışılmadığını belirtti.
Mahkeme özellikle şu noktaya dikkat çekti:
Başvurucuya atfedilen faaliyetlerin önemli kısmı, örgütün Türkiye’de yargı kararlarıyla açık şekilde terör örgütü olarak kabul edilmesinden önceki döneme ilişkindir. Bu nedenle ulusal mahkemelerin, başvurucunun o tarihlerde örgütün şiddet içeren hedeflerinden haberdar olup olmadığını ayrıca incelemesi gerekirdi.
Başka bir ifadeyle AİHM, “sonradan oluşan genel kanaatin” geçmişteki her ilişkiye otomatik olarak ceza sorumluluğu yükleyemeyeceğini ortaya koymuştur.
Salt bağlantı değil, bilinçli katılım aranmalıdır
Yasak/Türkiye kararı, özellikle şu ilkeyi öne çıkarıyor:
Ceza hukuku, kolektif sorumluluk üzerine kurulamaz.
Bir kişinin cezalandırılması için, onun kendi eylemleri, kendi bilgisi, kendi iradesi ve kendi kastı üzerinden değerlendirme yapılmalıdır. AİHM bu yaklaşımı, “nulla poena sine culpa” yani kusur olmadan ceza olmaz ilkesiyle ilişkilendirmiştir.
Bu yönüyle karar, yalnızca Yasak başvurusu bakımından değil, benzer nitelikteki birçok ceza dosyası açısından da önem taşımaktadır.
Yalçınkaya kararından sonra yeni bir eşik
AİHM’in daha önce verdiği Yüksel Yalçınkaya/Türkiye kararı, özellikle ByLock delili ve otomatik mahkûmiyet yaklaşımı bakımından önemliydi. Yasak kararı ise tartışmayı bir adım daha ileri taşımaktadır.
Çünkü Yasak dosyasında yalnızca tek bir delil değil; tanık beyanları, HTS kayıtları, Bank Asya hesabı ve sosyal güvenlik kayıtları gibi farklı unsurlar vardı. Buna rağmen AİHM, delil sayısının fazla olmasının tek başına yeterli olmadığını, asıl meselenin bu delillerden kişinin kastının nasıl çıkarıldığının açıklanması olduğunu belirtti.
Bu nedenle kararın en önemli mesajı şudur:
Çok sayıda delil bulunması, eğer bu deliller suçun manevi unsurunu göstermiyorsa, mahkûmiyeti otomatik olarak hukuka uygun hâle getirmez.
TCK 314/2 dosyaları bakımından kararın önemi
Terör örgütü üyeliği suçunda mahkemelerin yalnızca “süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk” kavramlarını kullanması yeterli değildir. Bu kavramların somut olayda ne anlama geldiği, hangi eylemlerin hangi tarihte gerçekleştiği ve kişinin bu eylemleri hangi bilinçle yaptığı açıkça ortaya konulmalıdır.
AİHM’in yaklaşımına göre şu sorular cevaplanmadan mahkûmiyet kurulması sorunludur:
Başvurucu hangi tarihler arasında örgüt üyesi kabul edilmiştir?
Bu tarihlerde örgütün silahlı/terör niteliğini bildiği nasıl anlaşılmıştır?
Kişinin eylemleri yalnızca sosyal, eğitimsel veya dini çevre ilişkisi midir, yoksa bilinçli örgütsel faaliyet midir?
Kast hangi somut delillerle ortaya konulmuştur?
Mahkeme bu sorulara ikna edici cevap vermediğinde, AİHS 7. madde bakımından ihlal gündeme gelebilir.
AİHM ayrıca 3. madde ihlali de tespit etti
Kararda AİHM, başvurucunun Çorum L Tipi Ceza İnfaz Kurumundaki tutulma koşullarını da inceledi. Aşırı kalabalık, yetersiz hijyen koşulları ve uzun süre bireysel yatağa sahip olmama gibi unsurlar birlikte değerlendirilerek AİHS 3. madde kapsamında aşağılayıcı muamele yasağının ihlal edildiği sonucuna varıldı.
Ancak kararın asıl ağırlık merkezi, 7. madde bakımından yapılan değerlendirmedir.
Sonuç: Yasak kararı ne söylüyor?
Yasak/Türkiye kararı, ceza hukukunun en temel ilkelerinden birini yeniden hatırlatmaktadır:
Kişi, ancak kendi kusuru ve kendi kastı somut olarak ortaya konulmuşsa cezalandırılabilir.
Özellikle terör örgütü üyeliği gibi ağır suçlamalarda, mahkemelerin genel değerlendirmelerle yetinmemesi, her başvurucu bakımından ayrı ve ayrıntılı bir değerlendirme yapması gerekir.
AİHM Büyük Dairesi bu kararla, “örgütle bağlantı” iddiası ile “örgüt üyeliği suçu” arasında otomatik bir bağ kurulamayacağını; mahkûmiyet için suçun maddi unsurları kadar manevi unsurunun da açıkça ispatlanması gerektiğini vurgulamıştır.
Bu nedenle Yasak/Türkiye kararı, AİHM içtihadında AİHS 7. madde, suçta ve cezada kanunilik, terör örgütü üyeliği, kast, mens rea ve bireyselleştirilmiş cezai sorumluluk bakımından önemli bir dönüm noktası niteliğindedir.



Yorumlar